Üryanın Elindeki Süzgeç



Geçtiğimiz hafta sonu yeni ev için alışverişe çıktım. Özellikle mutfak için birçok araç gereç almam gerekiyordu ve ben de mağaza mağaza dolanıp eve bir şeyler almaya başladım. Borcam, saklama kapları, bıçaklar ve bir de süzgeç.  Eve gelip eşyaları paketlerinden çıkarırken o esnada nedensiz ve muzip bir duygu içimi kapladı. Kendi kendime dedim ki “Benim bir süzgecim var”.

                Yazının başlığına bakınca belki de felsefe yapacağımı düşünmüştünüz. Süzgeç, birçoğunuzun da bildiği üzere akılla eşleştirilmiş bir obje. Siz de bilirsiniz ki günlük hayatta birçok şeyi akıl süzgecimizden geçiririz ya da geçiriyor taklidi yaparız. Oysa bu yazının objesi olan süzgeç öyle soyut bir süzgeç değil, basbayağı makarna süzmek için aldığım fiziksel bir süzgeç.

                İnsan eşya ilişkisi toplum bilimcilerin ve felsefecilerin büyük kavgalarından bir tanesidir hep. Mülk edinmek, mülk yarıştırmak, almak ve satmak… Ben içine doğdum doğalı hayat ve dünya bunlara endeksli.

                Yine de bu kavgalara konu olan mülk muhtemelen bir makarna süzgeci değildi. Varlık sahibi dediğimiz insanlar genelde makarna süzgeçlerinden bahsetmezler; evleri, arabalarıdır onları varlıklı yapan.

 Daha az varlıklı insanlar da hiçbir zaman ilk süzgeçlerinin farkına varmazlar. Kendi evlerinin olacağı ilk günü, ilk arabalarını, rüyalarındaki pahalı kol saatini anlatan çok sohbete şahit oldum. Fakat ilk kalemini hatırlayan ilk defterini saklayan ya da ilk süzgecine deneme yazan pek az insan vardır diye düşünüyorum.

Oysa bir kalem, bir defter, bir süzgeç… Bu eşyalar hayatımızın eşlikçileridir. Her şeyden önce her biri bizim bir fazımızı sembolize eder. Ona ihtiyacımız olmayan halimizden ona ihtiyacımız olan halimizin bir ürünüdür bu nesnelere sahip olmamız. İlk kaleminizi edindiniz çünkü okula başlayacaktınız. İlk süzgecini edindin çünkü artık kendi yemeğini kendin hazırlaman gerekiyor.

Bu nesnelerin farkında olmanın öz farkındalığımız açısından değerli olduğuna inanıyorum. Bir bilgisayar oyununda gibi eli boş başladığımız hayatta zaman çeşit çeşit eşyalarla donatıyoruz etrafımızı. Bir noktadan itibaren ise mülk edinme ihtiyacımız belirli bir doygunluğa ulaşıyor. Temel ihtiyaçlarımızı giderecek, hayatı çekip çevirecek kadar eşyamız oluyor. Buradan itibaren lüks ile tanışıyoruz. En azından benim getirdiğim tanım ve eşyaları gerekli gereksiz diye ayırt etme kıstasım bu. Bir eşya size hikaye anlatmıyorsa muhtemelen gereksizdir ve lükstür.

Bu yüzden hepimiz onlarca yıldır mutfakta olan bıçak takımına karşı sıcak duygular beslerken nice paralar bayılıp aldığımız katı meyve sıkacağına bir türlü ısınamayız. İnsan bu hikayesizliği fark etmese de hisseder zannımca.

İyi de madem her şey böyle toz pembe neden lüks tüketime bu kadar muhtacız? Bu soruya kendimce cevabım bu eşyaların diğerlerine bir hikaye anlatıyor oluşu. O pahalı kol saatini arzularız çünkü diğerlerine nasıl başardığımızın hikayesini anlatsın isteriz. Oturduğumuz ev, bindiğimiz araba bizim yerimize konuşsun, bağırsın… Böyle biz susalım. Hatta o klasik fıkradaki gibi biz yemeyelim kürkümüz yesin.

Bir noktadan sonra bu mülk edinme merasimi anlamını yitiriyor sanırım insanın hayatında. Bu konuda kesin bir fikrim yok, zira ben ne bana hikaye anlatacak eşyalar edinmeyi bitirdim ne de başkalarına bir şeyler anlatacak şeyler edinebildim henüz. Yine de önce başkalarına sonra kendimize hikaye anlatmayı bıraktığımız sessizliği beklemek akıllıcadır diye düşünüyorum. Unutmamak lazım ki hepimiz üryan geldik, üryan gideceğiz.


Üryan geldim gene üryan giderim

Ölmemeğe elde fermanım mı var

Azrail gelmiş de can talep eder

Benim can vermeğe dermanım mı var

 

Dirilirler dirilirler gelirler

Huzur-ı mahşerde divan dururlar

Harami var diye korku verirler

Benim ipek yüklü kervanım mı var

                            -Karacaoğlan

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İstikamet, Mümkün ve Hülyalar

Zamanın Ruhu ve Saatleri Ayarlamak