Zamanın Ruhu ve Saatleri Ayarlamak

 



Geçtiğimiz ay Türk Edebiyatı'nın en değerli eserlerinden biri olan Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü bir grup arkadaşımla okuyup tartıştık. Genellikle düşünce türünde, kurgusal olmayan kitaplar okuduğumuz bu grupta -şaşırtıcı bir şekilde- kitap beğenilmedi. Oysaki bana sorsanız bu kitap Türkçe yazılmış en iyi eser. Hatta öyle sanıyorum ki hayatım boyunca üç defa baştan sona okuduğum tek kitap. Böyle olunca entelektüel kapasitesine güvendiğim dostlarımın bu eseri neden beğenmediklerini analiz edip anlamak istedim.

Öncelikle bu kitaba verdiğim değeri ve değerin nedenini açıklamak istiyorum. Ben her dilin dev edipleri olduğuna ve dillerin sırf bu ediplerin hatırına öğrenilebileceğine inanıyorum. Örnek olarak bence Nietzsche bir insan için Almanca öğrenmeye yeter sebeptir. Kim bilir ne de güzeldir L'Albatros Fransızca aslında; Foucault, Camus acaba daha neler neler söylemişlerdir tercümanın bize anlatamadığı... Hâl böyle olunca insanın kendi dilinde yazılmış böyle bir hazineye kayıtsız kalması akıl dışıdır. Ahmet Hamdi tercümansız, aracısız sizinle konuşuyor... Öyle düşünüyorum ki bu farkında olmamız gereken bir nimettir. Yine öyle düşünüyorum ki Ahmet Hamdi de Türkçe öğrenmek için bir bahane olacak kadar kıymetlidir.

Bundan öte değerli bulduğum bir şey de şudur: Ahmet Hamdi size Türkiye tecrübesi aktarır. Yurdum insanı ölüp biter Tolstoy'a ve Dostoyevski'ye (haklıdırlar da ölüp bitmekte) ama unutur bunlardan en fazla insanlığın ortak tecrübesine dair öğütler alabileceğini. Bu devler muhakkak Rus olmaya dair, o devrin Rusya'sında yaşamaya dair detaylar ve göndermeler de işlerler eserlerine fakat biz bunları hakkıyla algılayamayız. Oysa Ahmet Hamdi okuduğumuzda yalnızca insanlığın ortak birikimine dair çıkarımlara şahit olmayız aynı zamanda Türkiye'de yaşamaya dair, Türk olmaya dair süregelen problemlere ve eleştirilere de şahit oluruz.

Bir örnek vermek gerekirse kitabın daha başlarında Hayri İrdal hürriyet kavramı için şunları söyler:

 

Nihayet şu kanaata vardım ki, ona hiç kimsenin ihtiyacı yoktur. Hürriyet aşkı, –haydi Halit Ayarcı’nın sevdiği kelime ile söyleyeyim, nasıl olsa beni artık ayıplayamaz, kendine ait bir lügatı kullandığım için benimle alay edemez!– bir nevi snobizmden başka bir şey değildir. Hakikaten muhtaç olsaydık, hakikaten sevseydik, o sık sık gelişlerinden birinde adamakıllı yakalar, bir daha gözümüzün önünden, dizimizin dibinden ayırmazdık. Ne gezer? Daha geldiğinin ertesi günü ortada yoktur. Ve işin garibi biz de yokluğuna pek çabuk alışıyoruz. Kıraat kitaplarında birkaç manzume, resmî nutuklarda adının anılması kâfi geliyor.

 

Şu eleştiri bugünün Türkiye'sinde hala geçerli değil midir? 100 yıllık demokrasi ve özgürlükteki başarısızlığımız şundan iyi anlatılabilir miydi? Ya da Türk gibi başarısız olmayı, bizim bizden kaynaklı sıkıntılarımızı, aramızdan biri dışında kim bu denli iyi saptayabilir.

 

Meselâ, benim çocukluğumun geçtiği Abdülhamit devrinde cemiyetimiz neşesizdi. Başta padişahın asık yüzünden gelen ve halka halka etrafa yayılan bu neşesizlik eşyaya da sirayet etmişti. O zamanın vapur düdüklerinin acılığını, hüznünü, keskinliğini benim yaşımda olanların hepsi bilir. Halbuki hadiselerin lütfuyla birdenbire o kadar gülecek şey bulan bugünkü hayatımızda vapur düdüklerinin, tramvay seslerinin neşesine bakın!

 

Şu yukarıdan aşağı mükerrer sinen mutsuzluk... Tanıdık geldi mi? Bunun hakkında gerçekten uzun uzun yazmaya hacet var mı?

Bütün kitabı buraya kopyala yapıştır yapmak istemiyorum fakat edebi eserleri yakın okumakla alakalı yeterince tecrübeliyseniz şu kitabın her sayfasında böyle tespitlere çarparsınız. Bu kitap bu topraklarda yaşamaya dair aramızdan kıymetli bir dehanın el kılavuzudur.

Madem böyle neden sevilmedi bu kitap dost meclisimizde? Bu insanlar entelektüel kapasitelerine güvendiğim ve zevkli insanlar olmalarına rağmen neden böylesi bir hazineden yüz çevirdiler? Yine kabahatli zeitgeist...

Zeitgeist, yani çağın ruhu [zamanın tini]... Bizler artık satır aralarını okumak, sembolün ardındaki manayı anlamak için bir iştah taşımıyoruz. Çağımız reçetelerin, formüllerin çağı. Kısa-öz övüyoruz, iki saatlik filmlere söyleniyoruz... Uykumuzu iyileştirecek yedi pratiği, daha çok çalışmamızı sağlayacak beş rutini arayıp duruyoruz. Reçetesiz, kullanma kılavuzsuz işe mesafeyle bakıyoruz, istemsizce kim uğraşacak diyoruz. Biz bu çağın insanıyız ve zerrelerimize sirayet ediyor şu hız.

Bu anlamda Ahmet Hamdi reçete vermez, formül vermez. Kitap bittiğinde hayatınızın en deli saçması metnini de okumuş olabilirsiniz en iyi eleştirisini de. Bu anlamda kitap herkese nasibi kadar ikram eder. Ben de her okuduğumda altını çizecek yeni bir şey buluyorum bu yüzden, her seferinde yaşadıklarım nispetinde yeni manalar nasip oluyor.

Bu bağlamda edebi metin okumayı portakal yemeye benzetiyorum. Biri sizin için portakalı soyup dilimlere ayırıp tabağa koyabilir, siz de afiyetle yersiniz. Fakat böyle yaptığınız zaman kabuğu soymanın zevki ve elinize sinen portakal kokusunu bilemezsiniz. Her şeyin "bullet-point" formatında bize sunulduğu bu çağda portakalın dilimleri gibi bilgi edinebilirsiniz fakat hikmet edinemezsiniz. Bu yüzden şartlar ne olursa olsun insan edebi eser okumaya değer vermeli, sabırla portakalı soymalı.

Hız, semboller, formüller... Edebi eserler bunlardan rahatsızsanız sizin için sığınacak biricik kale. Kendi dilinizde, kendi yaşam tecrübenizle biricik Saatleri Ayarlama Enstitüsü nasibiniz kadarıyla size sığınak olsun.

 

 


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İstikamet, Mümkün ve Hülyalar

Üryanın Elindeki Süzgeç