Kayıtlar

Camdan Dışarı Bakmak

Resim
Birkaç ay önce bir vesile Delft’ten Münih’e gitme fırsatı buldum. Yolculuk tren ile yaklaşık 8 saat sürüyordu. Oldum olası böyle uzun yolculukları sevmişimdir. Böylesi yolculuklar insanı aralıksız uzunca bir süre bir koltuğa hapsettiğinden odaklanıp bir şeyler yapmak için hep gözüme güzel bir fırsat olarak gelmiştir. Nitekim ben de bu doğrultuda hazırlanmaya koyulup önceki geceden tabletime yolda okumak üzere birkaç pdf ve izlemek üzere birkaç tane de video indirdim. Ertesi sabah erkenden trenle yola koyulduk. Trene bindiğim andan itibaren -hatta tren garına giderken- kulağımda kulaklıklarım takılı müzik dinliyordum. Önce kulaklıklarım takılı (veya kulaklarım tıkalı) biraz uyumaya karar verdim ve yaklaşık bir saat uyudum. Ardından tabletimi çıkardım ve geceden indirdiğim dosyalardan birini açıp işe koyuldum. Yaklaşık bir saat kadar da böyle harcadım. Devamında telefonuma gelen mesajlara cevaplar yazdım, biraz YouTube’da gezindim derken yolun yarısı etti. Ben müzik dinlemekten yorulma...

Neler Oluyor Hayatta?

Resim
 Fon Müziği Burada son yazımı paylaşmamın üzerinden neredeyse bir ay geçmiş. Bu, hiçbir zaman vermeyi planladığım bir ara değildi. İşin doğrusu, blogu açarken kafamda Hollanda’da yüksek lisans yaparken yaşadıklarımı hafta hafta kayda almak, geriye dönüp baktığım zaman yazılarımı hayatımın bu fazına şahit kılmaktı. Aslında niyetim herkese açık bir günlük tutmaktı (ki sanırım bu bağlamda adı haftalık olmalı).   Bir aylık kocaman bir arayı görmezden gelsek bile yazdıklarımın bir günlük formatının dışına çoktan taştığı aşikâr. Hatta bu yazılarımın pek azı gerçekten de benim gündelik hayatıma dair bir şeyler taşıyor. Daha ziyade bir felsefe-düşünce blogu formatını aldı ki bundan oldukça memnunum. Üstelik geriye dönüp bakınca hangi yazıyı neden yazdığımı hatırlayabiliyorum. Hal böyle olunca sizler için düşünce yazısı, benim içinse bununla beraber bir hatıra yazısı hükmü kazanıyor bu denemeler.   Şimdi yapmaktan hiç haz etmediğim bir şey yapacağım ve geçmiş bir ayı telaf...

2026 ile Hızlı Yüzleşme Kılavuzu

 Bir sene daha bitti ve biz bu 2026 senesine daha şimdiden nice niyet tohumları ektik. Verilecek kilolar, elde edilecek başarılar, değiştirilecek alışkanlıklar… Yine bir senenin henüz başındayız ve çoktan bu sene ölüm kalım meselesi oldu bizim için. Kafası karışık bir Fenerbahçe taraftarı gibi kimi zaman gizlice kimi zaman alenen söylüyoruz o sihirli söz öbeğini: “O sene bu sene.”                 Henüz birkaç gün oldu 2026 senesine başlayalı. Birçoğumuz daha şimdiden farkına vardı ki geçen seneki kendiyle şu anki kendi arasında hiçbir fark yok. E, özünde geçen seneki siz üç dört gün önceki sizden başkası değil. İnsan gittiği her yere ve zamana kendini de götürüyor.                 Dilerseniz siz büyük bir şevkle yeni yıla girerken gövdenize bağladığınız ve 365 günlük bir zamanlayıcı tarafından tetiklenmeyi bekleyen dinamitler...

Bir Yusuf Masalı ve Taşlara Veda

Sözüm ona günahların çarşaf çarşaf önümüze serildiği şu günlerde, kendimizi gündeliğin banal ama bir o kadar çekici meşgalelerinden alıkoymak gerçekten mümkün değil. Bu yazıda çıkıp da kimin kimle ne yaptığını bir magazinci veya muhabir gibi tartışmayacağım, bunlar gelip geçici şeylerdir. Değerli olan böylesi gündelik olaylarda olayın kendisinden soyutlanıp örtülü bir ders olup olmadığını anlamaya çalışmaktır. İşte bu sebeple ben de bütün bu kargaşanın içerisinden geriye dönüp baktığımda ne hatırlamak istiyorsam onları yazacağım. Yusuf kıssası muhtemelen Türkiye’de en iyi bilinen peygamber kıssalarından birisidir. Bunda hereksin en az bir defa denk geldiği o meşhur tek sezonluk dizinin payı muhakkak yadsınamaz. Meşhur rüya anlatıları, kuyuya atılması ve tabii ki Züleyha… Bu kıssanın ilahi bir mesaj olarak bana en ilginç gelen kısmı bir efendi olan Züleyha’nın Yusuf peygamberi “günaha” davet ettiği andaki durumu ifade eden ayettir (12/24): Kadın onu kesinlikle arzulamıştı; eğer rabbinin...

Deneykü

  Epey uzun bir aranın ardından yeniden merhaba. Samanaltı 'nı takip ediyorsanız Mert'in deneme yazmak üzerine yazdığı yazıya cevaben ben de yazmamakla alakalı, hikaye-deneme arası bir yazı yazdım. Kendi aramızda çalıp oynadığımız bu üçüncü sınıf entel kavgaları ve daha nicesi için Samanaltı'na bir bakın isterim. — Zaten bu yaptığın da fonksiyonel bir tanım. — Yani? — Yanisi eşyanın özüne dair bir şey söylemiyorsun. Ne yaptığını söylüyorsun. Oysa bir şeyin özü illa ki yaptığı şeyle örtüşmek zorunda değildir. Hepi topu birkaç metrekarelik banyonun içerisinde o dolap kapağını açıyor, bir diğerini çarparak kapatıyordu. En azında bir tıraş bıçağı arıyordu. Diğer taraftan da Recep’in açık kapının ardından tartışmaya açtığı, “Ustura nerede?” sorusunu takiben gelişen ve bir anda hararetlenen yarı felsefi yarı haylaz tartışmayı sürdürmeye çalışıyordu. — Abi biz hâlâ tıraş bıçağı hakkında konuşuyoruz değil mi? — Mesela bir arabayı düşünelim. Arabaya sen tutup insanı bir yerden bir ...

Komik Olan Ne?

Resim
           “Tarihte olaylar ilkinde trajedi, ikincisinde farstır.” Karl Marx’ın tarihin mükerrer tarafını anlatırken kurduğu bu cümleyle karşılaşalı birkaç gün oluyor. Fars, Fransızca farce sözcüğünden dilimize geçmiş olup kaba güldürü manasındadır.   Güldürüye ve absürde duyduğum amatör merakla, hatta bir stand-up yazıp oynamış biri olarak ben bu cümleyi farklı bir şekilde ele almak isterim. Bana öyle geliyor ki nice olay ilk yaşandığında trajedi olsa da anlatıldığı ilk andan itibaren kaçınılmaz olarak komediye dönüşür. Burada anlaşılması gereken ilk şey bir olayın fâili olmak başkadır, şahidi olmak başkadır, râvisi olmaksa bambaşkadır. Acısıyla tatlısıyla, yaşanmışlıklar çoğu zaman yaşayan için o an bir komedi unsuru ifade etmez. Farz edelim işe gelirken ayağınız kaydı ve yere düştünüz. Güzelim kıyafetlerinizin çamura batmasında gülünecek bir şey muhakkak yoktur. Yoksa var mıdır?   Belki de daha önemli ve bu soruyu takip eden bir soru sormalıy...

Ahlak Üzerine Ahlaksızca

Resim
  “Yalnızca bir günah vardır, tek bir günah. O da hırsızlıktır. Onun dışındaki bütün günahlar hırsızlığın çeşitlemesidir... Bir insanı öldürdüğün zaman, bir yaşamı çalmış olursun. Karısının elinden bir kocayı, çocuklarından bir babayı almış olursun. Yalan söylediğinde, birinin gerçeğe ulaşma hakkını çalarsın. Hile yaptığın, birini aldattığın zaman doğruluğu, haklılığı çalmış olursun. Kendisine ait olmayan bir şeyi alan insan, bu ister bir can olsun isterse bir dilim nan(ekmek) adiliktir. Çalmaktan daha kötü bir suç yoktur...” Ben bu satırları okuyalı neredeyse 10 sene geçti. Lise yıllarımda yeni yeni düzenli roman okuma alışkanlığı ediniyorken Halit Hüseyni’nin [1] Uçurtma Avcısı beni kelimenin tam anlamıyla zihnimden vurmuştu. Kitap birçok açıdan bana hitap etse de en unutamadığım kısmı yukarıda verdiğim alıntıydı. Bu alıntı yıllarca bir şekilde benimle oldu ve ne zaman konu ahlaka gelse zihnimde sürekli bu kesit yankılandı. Sahiden çalmak günah mıydı? Daha da ileri götürdüğü...