Camdan Dışarı Bakmak
Birkaç ay önce bir vesile Delft’ten Münih’e gitme fırsatı buldum. Yolculuk
tren ile yaklaşık 8 saat sürüyordu. Oldum olası böyle uzun yolculukları sevmişimdir.
Böylesi yolculuklar insanı aralıksız uzunca bir süre bir koltuğa hapsettiğinden
odaklanıp bir şeyler yapmak için hep gözüme güzel bir fırsat olarak gelmiştir.
Nitekim ben de bu doğrultuda hazırlanmaya koyulup önceki geceden tabletime
yolda okumak üzere birkaç pdf ve izlemek üzere birkaç tane de video indirdim.
Ertesi sabah erkenden trenle yola koyulduk. Trene bindiğim andan itibaren -hatta
tren garına giderken- kulağımda kulaklıklarım takılı müzik dinliyordum. Önce
kulaklıklarım takılı (veya kulaklarım tıkalı) biraz uyumaya karar verdim ve yaklaşık
bir saat uyudum. Ardından tabletimi çıkardım ve geceden indirdiğim dosyalardan
birini açıp işe koyuldum. Yaklaşık bir saat kadar da böyle harcadım. Devamında
telefonuma gelen mesajlara cevaplar yazdım, biraz YouTube’da gezindim derken yolun
yarısı etti. Ben müzik dinlemekten yorulmasam da kulaklıklarım yorulmuş olacak
ki sonunda şarjları bitti. Bu vesileyle ben de ilk defa trenin sesini duyma
fırsatı yakaladım. Trenin hareketinden kaynaklı bin çeşit mekanik tıkırtı,
insanları rahatsız etmemek adına sessizce konuşmaya çalışanların fısıltıları ve
tabii ki böyle kaygıları olmayanların uzaktan ama daha net duyulan gülüşleri.
İşte o an fark ettim ki ben ancak uyanabilmiştim.
Kulaklıklarımı şarj etmek üzere kutularına yerleştirdim ve kafamı cama
yasladım. Almanya’nın iç kesimlerinde kırsal bir bölgeden geçiyorduk. Sonbahar
mevsimiydi, yağmur biz gelmeden henüz önce yağmış olmalıydı. Yerler ıslak,
ortalık sakindi.
Bu noktada fark ettim ki tek rehin alınan kulaklarım değildi, gözlerim de rehin
alınmıştı. Trende saatlerim geçmişti ama ben bu sürenin toplamda on beş
dakikasını dahi dışarıya bakarak geçirmemiştim. Gözlerim ekranda kulaklarım
müzikte saatlerce körleme hareket etmiştim.
Bunun belki de sizin için büyütecek bir yanı yoktur. Nitekim bunlar zaten
zaman geçsin hatta biraz daha tutkulu bir tabirle zaman ölsün diye yaptığımız
şeylerdir. Fakat buradaki asıl mesele zamanın ölmesi değil duyuların ve
tecrübenin ölmesidir. Bu durum öylesine absürt yaşanmıştır ki kafama çuval
geçirip beni Münih’te serbest bıraksanız muhtemelen yol hakkında daha fazla
fikir sahibi olurdum. Dünyaya tam bir körlük ve sağırlık hali üzere yol
almıştım.
Birçoğumuz ne yazık ki bu haldeyiz. Artık bir noktadan başka bir noktaya
kulaklık takmadan ilerleyemiyor, bir market kuyruğunda telefonumuza bakmadan
duramıyoruz. Sanki hayat sesleri görüntüsü ve hissettirdikleriyle soyutlanacak
bir şeymiş de kulaklıklarımız ve ekranlarımız bize morfinmiş gibi küçük
uykulara dalıyoruz.
Böylesi bir hayatı tercih edebilirsiniz. Belki de harika bir müzik kulağına
sahip olmaya çalışıyorsunuzdur veya inanılmaz geniş bir müzik kültürüne
ulaşmaya çalışıyorsunuzdur ve bunu başarmanın tek yolu saatlerce kulaklıklar
takılı yaşamaktır. Veyahut izlemeniz,
okumanız gereken o kadar fazla ve o kadar muhteşem içerik vardır ki ancak
yetişebiliyorsunuzdur. E, ne yapalım! Dünyadan bihaber kalacak halimiz yok ya…
İnanın bana çok büyük ihtimalle bunlar siz değilsiniz. Ya da bu durmaksızın
tüketim halinize bahane olarak sunduğunuz şey her ne ise o da değilsiniz. Ya da
sizi nereden bilebilirim, ben böyle biri değilim. Uzun süre müzik dinlediğim
periyotlarda genelde ya çok dar bir oynatma listesini ya da daha beteri aynı
şarkıyı tekrar tekrar dinliyor oluyorum. İzlediğim içerikler de genelde büyük
birader algoritma ana sayfama ne fırlatırsa o oluyor. Bu denli bilinçsiz ve tekdüze
bir faaliyetin entelektüel getirisini tartışmaya çalışmak muhtemelen insanı
komik duruma düşürür. İşte bu tüketimimden memnun olmadığımdan geçtiğimiz
günlerde telefonumdaki müzik uygulamasını sildim. Artık müzik dinleyeceksem
bunu bir çeşit sağırlık olarak değil, isteyerek ve bir bilinç dahilinde yapmak için.
Bu ekranların ve kulaklıkların esaretinde dediklerim bir miktar tuhaf
karşılanabilir fakat çok yakın tarihe kadar normalin bu olduğunu da unutmamamız
lazım. Yürüdüğümüz sokakların sesini duymak ve gözlerimizle detayları
yakalamaya çalışmanın değerli bir pratik olduğuna inanıyorum. Özellikle de bir
şeyler yazmaya çalışan insanlar için.
Sait Faik’e atfedilen bir anıda filanca kişiden iyi bir yazar olup
olmayacağı sorulduğunda Sait Faik’in: “Bırak canım adam daha balıkların adını
bilmiyor, ondan hikâyeci olmaz.” dediği anlatılır. Genel olarak çevremizdeki
ağaçların, kuşların ve balıkların adlarını bilmiyor olabiliriz bu belki de biraz
daha özen isteyen bir durumdur. Nitekim aynı mahallede bulunan dükkanların
adlarını bilmemek, tramvaydaki insanların ne konuştuğunu işitip aynı ülkede
yaşadığınız insanların nabzını tutmadan yaşamak; yolları, kaldırımları, şehrin
ve ânın detaylarını bir an evvel atlatılıp eve dönülecek bir şey olarak yaşamak
sürekli bir morfin etkisinde yaşamak gibidir. Bunu kendimize reva görmeli miyiz
orası size kalmış.
Bu sesler ve görüleri yavana atabiliriz ya da bunlarla beslenebiliriz. Bir
süredir bunların ânda olma hissine yaptığı katkıyı yeniden tecrübe ediyorum. Kulağımda
kulaklıkla kendi düşüncelerime hapsolmaktansa sokağın sesini dinlemeyi, insanları
ve şehri gözlemlemeyi yeğliyorum. Bunlar özellikle düşünecek bir şeyler
arayanlar için iyi yakıtlar olacaktır ki sırf bunlardan müteşekkil, Türk
Edebiyatında (ve her Sabancı Üniversitesi öğrencisinin gönlünde) ayrı bir yeri
olan Memleketimden İnsan Manzaraları diye bir eser ortaya çıkabilmiştir.
Bu eseri madem andık, o zaman denememizi Nazım’ın balıkların ismini bilmek
hususundaki dizeleriyle bitirelim:
kimi
insan otların kimi insan balıkların çeşidini bilir
ben ayrılıkların
kimi insan ezbere sayar yıldızların adını
ben hasretlerin
Siz yine de balıklardan ve otlardan
başlayın, ayrılıklar ve hasretler bir şekilde yolda öğreniliyor.
Alesta
Yorumlar
Yorum Gönder