Çalışmak ya da Çalışmamak - Sanırım Bütün Mesele Bu Değil-
| G.H Hardy - 4 saat çalışanların piri |
Lise ve üniversite yıllarımda çevremde oldukça sık gördüğüm bir insan
tiplemesi vardı: “Çok çalışanlar / boş çalışanlar”. Bu insanlar, kendi
iddialarına göre, günde 8-10 saatlere ulaşan tempolarda çalışıyor, kafalarını
kitaptan kaldırmıyor, sürekli öğrenip didiniyorlardı. Fakat ne hikmetse bu
çalışmaları sonuca yansımıyordu. Çok net hatırlıyorum ki üniversite sınavında
sınıfın en başarılısı 8 saat çalışan arkadaşlarım değildi, keza üniversite
yıllarımda da genelde en yüksek notu alanlar, en çok proje çıktısı üretenler bu
deli çalışkanlar değildi.
Bu dediklerimden lütfen çalışmayı yerdiğim algılanmasın. Tam tersine
insanın verimli olduğu miktarda çalışarak elinden geleni yapması gerektiğine
inanıyorum. Yine de bu çok çalışan boş çalışan modelini yakın bir tarihe kadar
bir türlü çözümleyemiyordum. Yüksek lisansın henüz başında olmam beni tekrardan
sıkı çalışma kavramı üzerine düşünmeye itince birden geçmiş yıllar ve bütün bu
dostlar zihnimden akıp geçti. Bununla beraber beni benden iyi bilen YouTube
algoritmam da derin çalışma kavramı ile ilgili bana birkaç video önerdi. Bu
vesileyle hem çok çalışmayı hem de boş çalışmayı çerçevelendirip kendime bu 2
senenin başında bir yöntem çıkarmak istiyorum.
İnsan üretkenliğine dair en iptidai fikir ne kadar çalışırsa o kadar fazla
üreteceğidir. Bu fikir sanayii devriminin hemen başında ağababalarımız
tarafından öylesine tutulmuştur ki 12 saatlik 7 günlük mesailerle insanlar
fabrikalara, üretim bantlarına hapsedilmişlerdir. Sonrasında yaşanan kazaların
ve yapılan hataların maliyeti çalışmanın çıktısını aşmış olacak ki çalışan
hakları kisvesiyle bizlere tatiller ikram edilmiştir.
Bu iptidai fikri genel olarak çevremdeki 21. yüzyılın zihin işçilerinde de
gözlemlemekteyim. Bu seferki durum ise farklı bir fenomenin çıktısı. Artık
başımızda ağababalar yok, bizzat kendi kendimizin hem kölesi hem patronuyuz[1].
Bu performans öznesi olma hali içimize öylesine sirayet ediyor ki kendimizi 8
saat çalışmaya çalışırken buluyoruz.
Bu pratiği yerine getiren dostlarım bir saniyeliğine durup kendilerine ve
hayatlarına baksalar fark edecekler ki yaptıkları işte birçok hata vardır.
Bunlardan birincisi birçok çok çalışanın aslında çok da çalışmıyor oluşu. Bu
insanların bir kısmı gerçekten günlerinin en az üçte birini kütüphanelerde, masalarının
başında geçiriyorlar, yani fiziken çalışma halindeler. Çalışmaya dair bu
fiziksel varlık her ne kadar mevcut olsa da fikri ve zihinsel varlık kısmen
orada oluyor. Birçoğu masa başında sık sık telefonlarını kurcalıyor, iş olmayan
şeyleri işmiş gibi yapıyor (örneğin çalışma planı yapmak, masayı organize
etmek, bilgisayardaki dosyaları düzenlemek, işleri takvime geçirmek vs. vs.).
Bunun bir sonucu olarak 8 saat masa başı yorgunluğu edinip yalnızca birkaç
saatlik gerçek çalışma üretiyoruz. İşin
kötüsü bu masa yorgunluğunu çalışma yorgunluğu ile karıştırıyor ve gerçekten
elimizden geleni yaptığımız yönünde kendimizi avutuyoruz. Oysa aslında olan at
izinin it izine karışmasından başka bir şey değil.
Bu tarz çalışmanın bir diğer problemi ise genellikle harcadığımız saat ile
edindiğimiz, ürettiğimiz şeyin -en azından düşünce işçiliğinde- doğrudan
orantılı olmamasıdır. G.H. Hardy (kendisi ünlü ve etkili bir matematikçidir),
günde 4 saat matematik çalışmasından fazlasının mümkün olmadığını söylemiştir. Yüksek
seviyede satranç oynayan veya müzisyenlik yapan birçok insanda da bu 4 saat
sınırı kendini gösteriyor. Ben bu sınırla ilk “Pürdikkat” kitabını okuduğumda
tanıştım. Tam verimde ve yüksek odakta çalışma sınırı çoğu insanda 4 saat
dolaylarında. Bu sınır dolduktan sonra ise birçoğumuz bocalıyor, üretkenlikten
ciddi ödünler vererek ve kendimizi yıpratarak yalnızca meşgul kalıyoruz.
Ne yani sadece 4 saat mi? Evet, sadece 4 saat. Ali Fuat Başgil’in Gençlerle
Baş Başa kitabından hatırladığım kadarıyla İbn-i Haldun Mukaddimeyi her gün sabah
namazından sonra 2 saat çalışarak yazmıştı. Yalnızca 2 saat ama her gün. Bu hikâyeden
etkilenerek ben de geçtiğimiz yaz her gün 2 saat matematik çalıştım. Seçtiğim
bir kitaptan günde 2 saat ilerledim. Bunu yapmaya Temmuz ayında başladım ve 2
ayda neredeyse kitabın %70’ini tamamladım. Şu anda yalnızca 2 saat çalıştığım
için kendime minnettarım.
Şu sıralar biraz daha fazla çalışmaya gayret ediyorum fakat hala 8
saatçilerin safına yaklaşamadım. Nitekim böyle bir niyetim şimdilik yok. İnsan
hayatın çok boyutlu bir tecrübe olduğunu ve zamanı yaşamın farklı yüzlerinde de
öğütmemiz gerektiğini her daim hatırlamalı. Bu yüzden bazen bisiklet sürmek,
bazen dostlarla saatlerce sohbet etmek, bazen de öylece uzanıp düşünmek öyle
inanıyorum ki çalışmaktan daha makbul.
Bu yazı ilginizi çektiyse:
[1] Bu noktada bakınız: Byung-Chul Han /
Leistungsgesellschaft ve Leistungssubjekt kavramları.
Yorumlar
Yorum Gönder