Dil Mahcubu

 


Bu hafta bir proje için tamamı yabancılardan oluşan bir grupla bir araya geldim. Proje esnasında laf lafı açtı ve ekip arkadaşlarımdan biri beraber çalıştığımız bir ay boyunca genellikle sakin ve nazik olduğumu söyledi. Bu yorum beni biraz şaşırttı çünkü Türkiye’deki arkadaşlarım benimle çalışırken genelde tam tersini söylerlerdi. Genellikle çok konuştuğumu, insanları çok eleştirip onlara çok karıştığımı defalarca kez beraber çalıştığım arkadaşlarımdan duymuşumdur. Bu sefer farklı olan neydi?

Kendimle alakalı yakaladığım bir diğer değişiklik ise sosyalleşmeye dair duyduğum isteksizlik. Kendimi bildim bileli her türlü insanla konuşup arkadaşlık kurabilen biriyimdir. Genellikle muhabbet edecek konu bulmakta ya da insanları konuşturmakta hiç sıkıntı yaşamam. Şu son bir ayda ise yaşadıklarım pek bu tarafımı yansıtmıyor. Genel olarak insanlarla sohbet etmekte, yeni bağlar kurmakta zorluk çekiyorum. Bu bir yapamama problemi de değil özünde, yalnızca istemiyorum.

Bütün bunlar olup biterken Hollanda’da kırk gün geçirdim. Türk kültüründe nedendir bilinmez ama bu kırk gün geçirme mevzusuna bir hayli ehemmiyet gösteririz. Bebeğin kırkı çıkınca kutlama yapar, bir yakınımızın vefatının kırkıncı gününde mevlit okuturuz. Benim de kırkım çıktı dostlar, İstanbul’daki hayatımın ölüsünün veya buradaki yeni hayatımın doğuşunun… Mübarek olsun.

Bu kırk gün zarfında yukarı bahsettiğim üzere nedendir bilinmez ama kendim gibi davranamadığımı fark ettim. Bunu yeni bir ülkeye uyum sağlamaya çalışmanın doğal bir sonucu olarak görebilirsiniz. Nitekim muhakkak bunun da hatırı sayılır bir payı var. Fakat ben asıl problemin bir ülke adaptasyonu ya da kültür şoku olduğunu düşünmüyorum. Bence problem başka bir dil konuşuyor olmamdan kaynaklanıyor.

Dil diğer duyu organlarımızdan farklı olarak yalnızca bir almaç değil aynı zamanda bir üreteç. Bu yönüyle diğer duyu organlarının aksine farklı olanı yalnızca algılamıyor, aynı zamanda farklı olana göre davranmak zorunda kalıyor. Hal böyle olunca ucu farklılaşmaya çıkan bir dönüşümün öncüsü oluyor.

Kelimelerin düşüncedeki yerine inanan birisiyim. Bir insan ne kadar kelime bilirse, bir dile ne kadar hakimse kendini o kadar farklı şekillerde ifade edebilir. Düşüncenin sınırlarını belirleyen şeylerden biri de dildir. Kendimizi farklı bir dilde ifade ettiğimizde o dildeki kelimeler kadar düşünüp üretebiliyoruz. Hal böyle olunca dil, ucu farklılaşmaya çıkan dönüşümün öncüsü oluyor.

İşte ben de bu dönüşümü tecrübe ediyorum. Dilim yeni çevresine ayak uydurmaya çalışırken zihnim fikirlerime bu yeni sözcüklerden pabuçlar uydurmaya çalışıyor. Günün sonunda dilim sürçüyor, bir türlü o doğru tabiri kelimeyi yakalayamıyorum, mahcup oluyorum. Dil mahcubu…

 

Bu duruma verdiğim ad bu: dil mahcubiyeti. Ne zaman yabancı bir dilde konuşsam hep bunu yaşarım. Yanlış anlaşılmasın, yabancı bir dilde kendimi ifade ederim ifade etmesine fakat kendim olamam. Kafamın içerisinde beliren fikirler dışarı çıkmak için ayaklarına bu yabancı sözcükleri geçirirler. Ayakkabı bazen sıkar, bazen bol gelir, bir türlü oturmaz, tam olmaz. Böyle olunca da bir bakmışız fikir zihnimizden çıkmış çıkmasına ama ya yalın ayak ya topuğu sancılı.  Mahcup oluruz karışımızdakine. “E, ama efendim lütfen bir hal çare bulunuz. Nedir bu yalınayak lafızlarınız?” der çevremizdekiler. Haklıdırlar, bir çare bulmak gerekir.

Bir müddet o dilde konuştuktan sonra fikirlerimize ayakkabı aramaktan vazgeçeriz. Ayakkabılara göre fikirler seçeriz. Aslında demek istediğimiz şey öylece kafamızda kalır, onu öyle kem küm dışarı göndermek olmaz. Onun yerine suni, dolambaçlı, ikinci sınıf bir fikrimizi salıveririz dışarı. Ayakkabısı güzeldir, ayağına tam oturmuştur oturmasına da anlatmak istediğimiz göndermek istediğimiz o değildir. Bizi biz yapan sözcükler, tabirler ve işaret ettikleri fikirler öylece kafamızda kalmıştır.

Bir fikir iki fikir derken bir bakmışsınız farklı bir insan olmuşsunuz. O kadar dolaylamışsınız ki kafanızdaki fikirleri en sonunda konu dağılmış gitmiş. Sözcükler olacağınız insanı değiştirmiş.

Bu aşamada biraz geri çekildim sanırım. Tam gönlümce kendimi ifade edememekten, kafamdaki muzip kelime oyununu yapamamaktan insanlarla sohbetten soğudum. Bu asosyal davranışımın ve sessiz sakin halimin altında sanırım bu bariyer var.

Öyle sanıyorum ki gel zaman git zaman bu durum aşılır. Biraz ben ağzımdan çıkanlara ihtimam etmeyi azaltırım, biraz da ağzımdan çıkanlar beni şekillendirir, bu şekilde bir orta yol buluruz. Şimdilik sanırım kafamın içindekileri bu şekilde yalın ayak kağıtlara dökmeye devam edeceğim. Konuşmak da bir gün nasip olur elbet.



 

  

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İstikamet, Mümkün ve Hülyalar

Üryanın Elindeki Süzgeç

Zamanın Ruhu ve Saatleri Ayarlamak