Râvi, Hikaye ve Emanetci

 



Geçenlerde izlediğim ve bir hayli hoşuma giden bir Dücane Cündioğlu kesitini sizinle paylaşmak isterim

Benim gibi hayatı biraz kitabi yollarla anlamlandırmaya çalışan insanların bu hataya sık sık düştüğüne inanıyorum. Özellikle buraya geldiğimden beri kendi kendime evde daha çok zaman geçirdiğim ve hayata daha az karıştığım düşünülünce bunun üzerine yazmanın değerli olabileceğini hissettim.

İnsan olmak ve hayat sizin için neyle alakalıdır? Belki de bunu anlamak için kendimizi nasıl adlandırdığımıza bakmalıyız. Kendi türümüze ad verirken nedense “Homo Sapiens” tamlamasını uygun görmüşüz, düşünen inan. Oysa ben insan olmayı hep 2 kavram üzerinden anlamlandırmayı seviyorum: hikâye ve bağ. Bağ kavramıyla alakalı ileride bir şeyler yazmak istiyorum. Bu sebeple bu yazıda hikâyeye odaklanmaya çalışalım.

Bizler iyi hikâye anlatıcılarız. Türümüzün yaptığı her üretim bir hikâye ya da anlatı formatında. Bilim, felsefe din, sanat… Bunlar hep belirli fenomenler etrafına giydirdiğimiz hikayeler. Bu hikayeleri üretmek için güttüğümüz metotlar farklı olsa da (hatta bazılarının tanrıdan geldiğine inansak da) bu yaptığımız şeyi değiştirmez. Bizler belirli fenomenleri tecrübe eden ve bu tecrübelerden hikâyeler çıkaran canlılarız. Bu hikâyeyi kimi zaman deneylerle sentezliyoruz, kimi zaman denklemlerle, kimi zamansa tuvale vurulmuş fırça darbeleriyle… Biçem değişebilir, çıktı değişebilir fakat iki şey sabit: Fenomenler ve fenomenlere hikâye yazma alışkanlığımız.

Bu sebepledir ki Homo Sapiens diye anılmaktansa Homo Narrans diye anılmak isterim. Hatta bu sebeple şiirlerimde Râvi mahlasını kullandım: hikayeci, rivayet eden, anlatan, aktaran… İşte, hayata böyle bakınca insanın insan olması için hikâyeye ihtiyacı var. Yazmak için de anlatmak için de fenomenleri görmek, tecrübe etmek ve onları kendi süzgecimizde süzmek insan olmanın var oluşsal maksadı.  

Bu sebeple kendimizi hayattan alıkoyup kitaplara gömülmek ve kütüphanelere kapanmak tatlı bir sakınca içerir. Kendimizi hayattan soyutlayıp münzevi bir moda geçtiğimiz vakit hikayesini anlatacağımız fenomenleri ıskalamaya başlarız. Hayat tecrübesi dediğimiz kavramı edinemeyiz.

Bu sava doğal bir karşılık olarak iyi de ben hâlihazırda okuduklarımla zaten devlerin omuzlarındayım, onların tecrübelerini izleyerek okuyarak bu açığı kapatıyorum diyebilir. Ben böyle insanları emanetçiler olarak adlandırmayı seviyorum. Bu insanlar hayattan ayrık yaşayıp kitaplar ve kuramlarla bu boşluğu doldurmayı tercih ediyorlar. Sürekli başkalarının hikayeleriyle yaşamak bu insanların görünmez zindanı oluyor. Söz arasına sıkıştırdıkları aforizmalar, anekdotlar ve alıntılar… Emanetçinin çantası ne de dolu ne de çeşit çeşit… Oysa hepsi emanet. Bu kadar emanetle çantayı doldurana kadar ara sıra çantayı bir kenara bırakıp yaşamak daha güzel olmaz mıydı acaba?

Yola çıkmayanı hikâye bulmaz sevgili dostlar. İnsan sürekli kendini çalışma masasına hapsetmemeli yaşamayı ve yaşamla öğrenmeyi de bir alışkanlık edinmeli. Muhakkak kitap kurtluğu ve ineklik de övgüye layık vasıflardır fakat bunlar ancak makul bir öz tecrübeyle harmanlandıktan sonra insan için değerli olur. Yaşama kitap, kitaba yaşam katmayı alışkanlık edinmek gerek.

 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İstikamet, Mümkün ve Hülyalar

Üryanın Elindeki Süzgeç

Zamanın Ruhu ve Saatleri Ayarlamak